Hakkımda

Doğduğum yıl, doğduğum yeri sel alıp götürmüş. Bahtsızlık ve gittiğim yere şanssızlık götürmem  o zamanlardan. O kadar zaman olmayan doğal afetin benim doğduğumda olması afetin doğallığına gölge düşürüyor, onu bir tesadüf olmaktan çıkarıp beni takip eden samimiyetsiz, yapmacık, bi içim sudan çok daha fazla bir afete dönüştürüyor 🙂

Futbol aşkım çok küçük yaşlardan. Her Türk çocuğundan çok farksız, koyulan taşlar ile sadece alt köşelerin belirlendiği, üst köşelerin duruma/takıma/kişiye göre hayali yerinin hayli değişebildiği sınırlardan oluşan kaleler, nereye vurduğuna aldırmayıp canı istediği yere giden plastik toplar, çakıl mucurdan saha zemini ve olmazsa olmaz, gri renk, taban kalınlığı kağıttan farksız ve bundan dolayı koşarken çakıl taşlarına her basışta insanın canını acıtan ama Dünyada aerodinamik yapısı futbol oynamaya en uygun burnu sivri naylon ayakkabılar. Şimdi böyle yazınca fark ettim de, evren futbolu sevmemem için elinden gelen her şeyi yapmış aslında, inatçılığım da o zamanlardan demek ki 🙂 Bu arada evren derken çaktırmadan Kenan Evren’i kastetmiş olabilirim ayık olun 🙂

Galatasaraylılığım kimsenin etkisi ile değil, TV’de gördüğüm bir maç sırasında maçın galibine benim desteklediğim takım olma unvanını verme kararı almamdan, yine çok küçük yaşlardan. Real Madridliliğimin ise bunlarla hiç ilgisi yok, o, kaybedenin yanında olma isteğimden. Eskiden hep Real Madrid şampiyon olurdu, o yüzden ben hiç şampiyon olamayan Barcelonayı desteklerdim. Zaman içinde Barcelona hep şampiyon olmaya başladı. Şampiyonluğu kazandı ama beni kaybetti 🙂 River Plateliliğimin sebebini ise ben de bilmiyorum 🙂

Türk filmlerini, Kemal Sunallı olanlar hariç hiç sevmedim. İzlemeye/sevmeye çalıştım olmadı. Malkoçoğlundaki tek adamın bütün dünyaya yetme olayını bir türlü kabullenemedim. Tek adamlığa karşılığım da o zamanlardan. Zengin kız fakir oğlan klişeleri, Alyazmalımdaki kaba saba barzo bir adamın aşk hikayesi, filmlerdeki konusuzluk, aşk ve dramdan başka hiçbir şey olmaması beni hep uzaklaştırdı yeşilçamdan. Yabancı filmlerin adı, oyuncusu, yönetmeni ve bilimum buna benzer gereksiz bir sürü şeyin ezberlenmesi, her fırsatta her ortamda ezberlenenin söylenmesi ve sorgulanması ritüelinden hiç hoşlanmadım. Bilmem kimin filmleri çok iyi olur genellemelerine de hiç itibar etmedim, Kemal Sunallı olanlar yine hariç 🙂

Planlardan, düzenden, ezberden, hedeflerden hep uzak durmaya çalıştım. Kadrinin götürdüğü yere de gitmedim elbette. Hayatın akışına çok büyük  müdahaleler yapmadan, hızlandığında yavaşlatarak, durduğunda biraz iterek, başkasına göre doğru mu yanlış mı olduğu hiç önemli olmayan, bana ait olmayan belki ama benden hep ‘bu doğru yol’ oyu alan yoldan gittim. Yol gitmedi, ben gittim. Biliyorsunuz yol bir yere gitmez o bir durma biçimi. Biçimsiz bir yol ise bile durma biçimi. Kötü yola düşen kadının düştüğü durumun bahanesi sadece yol, asıl sebep kendisi. Birçok kez doğru olmadığını bildiğimiz veya doğruluğundan şüphe ettiğimiz ve fakat birilerine göre doğru olan yoldan gitmeyi denemişizdir, hatta belki birilerinin yolu hep buralardan geçmiştir de o, o yolun birilerine göre değil de kendine göre doğru yol olduğunu sanmıştır. Bir bir biri birilerine bakar bakar durmayız, duran biz değiliz, yol. Konu toparlanamayacak bir yere geldi, bana göre doğru olduğunu, toparlanabileceğini düşündüğüm bir yoldu ama öyle değilmiş, benden doğru yol oyunu almayan ötekilerin doğru yolundan mı gitseydim acaba? 🙂

Şimdi keşke lise zamanıma geri dönsem ne güzel zamanlardı demem hiç. İyiydi hoştu ama o kadardı, bir daha geri dönüp onunla uğraşmalık kadar değildi, olamazdı.

Hayatımda iz bırakan yol gösteren insanların isimlerini yazacağım, kendilerine hiç söylemedim olur da bir gün bu sayfaya yolları düşerse ancak o zaman öğrenebilecekler 🙂 Unuttuğum olmuştur belki, onları da aklıma gelince/gelirse eklerim 🙂 Babam, Levent Zengin, Muhterem Ordu, Kadir Cangızbay, Tunahan Sarı, Mesut Yılmaz (bunun izi olumsuz anlamda, gram faydası olmadı 🙂 ) ve Akın Tan

Uzun yazılar okumayı beceremem, sıkılırım ama kısa kısa olanlardan sürekli okurum, günün sonunda kısaların bir araya getirilmesi ile aslında toplamda uzun yazılar okumuş olurum, işte ben buna kısasa kısas derim ya da yok yaa öyle bir şey demem ama şu an yazarken öyle diyesim geldi bir anda 🙂

Esnaf çocuğu olmam, üniversitede işletme bölümü okumuş olmam, mesleğimin bankacılık olması ve hobi olarak da ilgileniyor olmamdan mütevellit piyasa ve ekonomi ile, bilhassa makro ekonomi ile az çok haşır neşirim. Olmaz olaydım. Sağda solda yapılan ekonomi yorumları, altın dolar tahminleri dikkatimi çekmezdi ne güzel. Az çok ekonomi bilen biri bilir ki dolar ve altın ile ilgili tahmin yapılmaz, en fazla varsayımda bulunulabilir. Denir ki şu şu şu şu olursa doğal olarak artar veya şu şu şu şu olursa doğal olarak azalır. 100 dolar parası olan haftada 8 farklı tahminde bulunuyor, üçünde dolar düşüyorsa beşinde mutlaka yükseliyor. Adam bütün ihtimalleri tahmin olarak söylüyor, hata payı bırakmıyor 🙂

Bir dönem web sitesi tasarlama/yayınlama/barındırma işleri ile uğraştım. Üniversite boyunca bu işlerden kazandıklarımla geçindim diyebilirim, işin komik yanı en çok parayı çocuklar için yaptığım flash oyun sitelerinden kazanmıştım 🙂

Çalışmayı çok sevmem. Bir an önce gayrimenkul zengini olup, onların gelirleri ile çalışmadan geçinmek istiyorum 🙂 Bu söylediğim şeye çok az kaldı 😛 Belki, Dünyadaki herkesin sadece kendi hayali olduğunu sandığı şey olan cafe açma hayalimi gerçekleştiririm 🙂

Aklıma geldikçe kendimle ilgili diğer saçma sapan şeylerden de bahsedeceğim 🙂